ÖMER GİBİ GİDEBİLMEK… ( ADİL GÜLMEZ GEÇEN SAYININ DEVAMI )

9 Aralık 2011, Cuma 11:15

     

Ashâbın ileri gelenleri onun bu hâline daha fazla dayanamadılar. Halîfenin nafakasını artırmayı düşündüler. Fakat bunu teklif etmekten çekindikleri için Hazreti Ömer'in kızı ve aynı zamanda Allâh Rasû lüsallâllâhü aleyhi ve sellem'in zevcesi Hazreti Hafsaradıyallâhu anhâ'ya başvurdular. İsimlerini vermeyerek babasına bu teklifi arz etmesini istediler. Hafsa -radıyallâhu anhâ-, ashâbın bu teklifini babasına açtı. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in gün boyu açlık çekip de karnını doyuracak bir tek hurma bile bulamadığı günlere şahid olmuş olan Hazreti Ömer radıyallâhu anh,1 kızı Hafsa'ya: "Kızım! Rasûlullâh'ın yeme-içme ve giyimde hâli nasıldı?" diye sordu. "Kifayet miktarı (ancak yetecek derecede) idi." cevâbını alınca, Hazreti Ömer sözüne şöyle devâm etti: "İki dost (Hazreti Peygamberle Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Birincimiz (Hazreti Peygamber) makâmına vardı. Diğeri (Ebû Bekir) aynı yoldan giderek birinciye kavuştu. Üçüncü olarak ben de arkadaşlarıma ulaşmak isterim. Eğer fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! Yoksa sen, bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misin?" dedi. 2 Şüphesiz ki Hazreti Ömer radıyallâhu anh'ın bu tavrı, yüksek bir kalbî duyuşun eseridir. Hak ve hukûku bilfiil yaşayarak âleme adâlet tevzî eden Hazreti Ömer radıyallâhu anh-'ın sayısız fazîlet menkıbeleri, mânevî eğitimde örnek alınacak en güzîde nümûnelerdendir. Gerçekten insanlar, sanatkârlar ve dâhîleri takdîr ederler. Lâkin onların şahsî davranışlarını taklîde yönelmezler. Taklîd edilenler, sağlam karakterli, vakarlı ve müstağnî şahsiyetlerdir. Ancak böyle kimselerin yüksek ve zirve kişilikleri hayatlarından sonra da ümmete bir ibret sergisi ve fazîlet tâlimi olarak nakledilir. Allâh Rasûlü'nün şahsiyetine hayrân olup O'nun izinden giden ashâb; "İslâm'a iletilip kendine yetecek bir rızk ile yetinen kişiye ne mutlu." (Tirmizî, Zühd, 35) buyuran Varlık Nûru'nun dünyâya bakış tarzını kendi hayatlarına hâkim kılmadıkça bu ulvî kâfileye yetişilemeyeceğinin idrâki içindeydiler. Onlar, nebevî terbiye ile eğitim gördüklerinden, ümmete fazîlet ölçüleri sergileyen rehber insanlar oldular. Kendisi muhtâc olduğu hâlde bir başka muhtâc din kardeşini gördüğünde nefsinden ferâgat ederek mü'min kardeşini nîmete daha lâyık görebilme ve imkânını ona devredebilme fazîletini insanlığa yine onlar tâlim ettiler. Hazreti Âişe radıyallâhu anhâ vâlidemiz buyurur ki: "Rasûlullâh'ın evinde asla doyuncaya kadar yemezdik. Dilesek doyabilirdik. Fakat (mü'min kardeşlerimizi nefsimize tercih ederek) îsâr ederdik." Hazreti Câbir radıyallâhu anh da, Hendek savaşı öncesinde büyük hendeklerin kazıldığı o zor zamanlardaki bir hatırasını şöyle nakleder: "Biz hendek kazarken çok sert bir kayaya rastladık. Ashâb, Rasûlullâh'a gelip, durumu arz edince Rasûli Ekrem sallâllâhu aleyhi ve sellem bizzat hendeğe indi. Kazmayı eline alıp indirince o sert kaya kum gibi dağıldı. Bu mûcizevî tecellî cereyân ederken gördük ki, Allâh'ın Rasûlü açlıktan karnına taş bağlamış. Zîrâ orada kaldığımız üç gün boyunca hiçbir şey yememiştik. Bunun üzerine: "Yâ Rasûlallâh! Eve kadar gitmeme müsâade buyurunuz." dedim. İzin verdi. Eve geldim ve zevceme: "Ben Rasûli Ekrem'in hâline dayanamıyorum. Evimizde yiyecek bir şey yok mu?" dedim. Zevcem: "Biraz arpa ile bir keçi yavrusu var." dedi. Ben oğlağı kestim, âilem arpayı öğütüp ekmek yaptı. Eti de tencereye koyduk. Ekmek pişmek üzere ve tencere taşlar üzerinde kaynamakta iken Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem'e gidip: "Biraz yemeğimiz var. Bir-iki kişiyle bize buyurunuz." diye ricâ ettim. Peygamber Efendimiz: "Ne kadar yemeğiniz var?" diye sordu. Olanı söyledim. "Hem çok, hem de iyi! Âilene; diye tenbih et." buyurdu. Ashâbına da: "Kalkınız!" emrini verdi. Muhâcirler ve ensâr hep birlikte kalktılar. Bunun üzerine âileme gidip (yemeğin azlığı ve zâhiren kâfî gelmeyeceği endişesiyle o an için küçük bir şaşkınlık yaşayarak): "İşte Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem, muhâcir, ensâr ve bunlara katılan diğerleriyle berâber geliyorlar." dedim. Âilem: "Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem, hazırlığımızın ne kadar olduğunu sormadı mı?" dedi. "Evet, sordu." dedim. "Öyleyse müsterih ol." dedi. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem gelenlere: "Giriniz, sıkışmayınız." buyuruyor, ekmek kesiyor, üzerine et koyuyor, etin suyunu da bunun üstüne döküyordu. Nihâyet bütün ashâb doydu. Yemekten bir miktar da arttı. Âileme hitâb ederek: "Bunu ye ve komşularına ikrâm et. Çünkü açlık ortalığı kapladı." buyurdu." (Hadislerle İslâm, İmam Nevevî, sf. 363, Dr. Mustafa el Buğa, Muhyiddin Mistu, Terc. Ahmed Âlim) Bu hadîsi şerîfte ifade edildiği vechile Hazreti Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem yemeğe birkaç kişiyle kendisinin davet edilmesine mukabil gönlü bu hâle râzı olmayıp diğer ashâbı da beraberinde götürerek rahmet ve şefkat dolu gönlünün diğer gâmlık vasfını sergilemiş ve "ümmetî, ümmetî" sırrını tezahür ettirmiştir. Ayrıca davet evine vardıklarında, elbette bütün ashabın önce onun yemesi arzusuna rağmen, evvelâ sahabesine ikrâmda bulunup onlarla beraber doyması, üstelik bizzat hizmet etmesi ve bütün ashabı doyurduktan sonra ev halkının kalan yemeği dağıtmasını istemeleri, onun gönlünün engin merhamet ve şefkatinin kâ'bına varılmaz sayısız tezâhürlerindendir ki, bizler de onun bu şefkatine sığınıyor ve: diyoruz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem yaşadığı zühd ve takvâ hayatıyla darlıkta olduğu gibi bollukta da dâimâ aza kanaat eder, Allâh Teâlâ'ya şöyle ilticâ ederdi: Devamı yeni çıkacak sayımızda


.



.  
Son Eklenen Haberler