DOĞRUYA DOĞRU

20 Ekim 2015, Salı 14:14

     


Doğruya Doğru

BÖLÜM 1

 

Zor günlerdi o günler..Ama Veysel  EROĞLU vardı.

Elimizdeki üç beş kuruşla Matbaa makinesi almak için İstanbul kazan biz kepçe dolanırken, Topkapı ve İkitelli arasında mekik dokuyorduk, Ford Tanus bir arabamız vardı.

Aracın  ön kaputunun mandalı tutmadığı için Abim İsmail Abdioğulları tarafından geliştirilmiş ve  8 lik zincirle yapılmış bir düzenekle bağlı duruyordu, fazla hızlı gidince düzenek mandalından fırlıyor ve kaput açılıyordu, Bizim yadigar tanus helikopter gibi sesiyle İstanbul trafiğinin tüm dikkatini üzerimize çekmeyi başarıyorduk.

Dedim ya zor günlerdi o günler..

Arabada nam ı değer matbaa ustası  Beykozlu Sarı Cemil, muhasebeden ve finanstan sorumlu Zeliha hanım ve ben vardık, umutlarımız tükenmiş, makine alamayacağımıza karar vermiştik,  ertesi gün dönmeyi düşünüyorduk, her şey bitmişti.  Karnımız aç ve paramız tükenmek üzereydi. Araçta çıt çıkmıyordu. Moraller sıfırdı..

Dedik yaa.. Zor günlerdi.

  İkitelli ve Topkapı’da gezmedik matbaa makinecisi bırakmamıştık, ama bir türlü bütçemize uygun makine bulamamıştık. Kağıt ve matbaa piyasası olduğu gibi Yahudilerin elindeydi, birkaçıyla pazarlık yapmıştık ama uyguladıkları vadeye yetişmemize ve ödememize imkan yoktu.

AKSARAY VE İSKİ  BİZE MORAL OLDU.

Dedim ya zor günlerin zor akşamıydı, saat 16.00 suların da Aksaray trafiğinin keşmekeş yapısında ilerlerken, sağ tarafta bir an İSKİ levhasını gördüm, sağ ayağım istem dışı frene bastı.

Trafiğin tam orta şeridinde olduğumu unutmuşum. Aniden durunca arkadaki araç acı bir fren yaptı, bizim yadigar fortun sesi zaten yeri göğü inletiyordu.

Sarı Cemil’in sarı benzi bembeyaz olmuş, kelimeyi şahadet getiriyor, Zeliha hanım ise Allah, Allah diye zikir çeker hale gelmişti.

Rabbime şükür ki kaza olmamıştı. Niye durmuştum. Ne hissettim,  inanın bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey vardı.

 İSKİ Genel Müdürü Şuhutluydu ve ben İSKİ’nin  önünden geçerken Prof.Dr. Veysel EROĞLU’na selam vermeden ve elini öpmeden geçemezdim.

Sarı cemil söylenmeye başladı.

Manyak mısın be adam, bu trafikte fren atılır mı!

Öldürecek misin bizi..

Bütün İstanbul’un trafiğini felç ettin.

Diye söylenirken, arabadan inin usta dedim. Arabadan indim, ben inince onlarda gayri ihtiyari indiler. Bizin fort tanus İstanbul trafiğine meydan okuyor ve trafiği kilitliyordu. Bir anda etrafımızda üç beş güvenlik görevlisi belirdi.

Güvenlik görevlileri ,’Mehmet abi sen geç biz aracı alırız’ diye bana sesleniyorlardı,  baktım ki gelen güvenlikçiler  Şuhutlu  Nurullah ALKAN, Ahmet ÇİĞDEM ve Mehmet ÇAYLAK’tı.

Cemil usta ve Zeliha hanım, meraklı gözlerle olup bitene bakıyordu, bir anda bizim araç otoparka çekildi, güvenlik sağlandı, trafik açıldı. Biz Kocaman İSKİ binasının önünde serçe gibi bekleşiyorduk.

Sarı Cemil ve Zeliha hanım soruları peşi sıra sıralıyorlardı.

Niçin durduk burada?

Ne yapacağız !.

Kendimden emin bir edayla Veysel hocamı ziyaret edeceğiz dedim.

İkisi birden genel müdür Veysel EROĞLU’nu mu dediler.

Evet  dedim.

Randevumuz yok dediler.

Olsun dedim.

İnanamıyorlardı, haklıydılar da, İstanbul’un  her sokağından, her semtinden sorumlu olan İstanbul’un çöp ve su sorununu çözen, kapısında yüzlerce iş adamının günlerce beklediği Veysel EROĞLU,nu çat kapı ziyaret mümkün değil gibi gözüküyordu.

Bizim yadigar Fort tanus İSKİ otoparkında 90’lık dede gibi güvendeydi ve en itibarlı araçlar arasındaydı. Komikti ama güzeldi.

Dostlarla koçaklaşıp selamlaştıktan sonra Mahalle  arkadaşım ve Akrabam Nevzat IMIŞ bize  mihmandarlık ediyordu.  Makinalı tüfek gibi Hocamın başarılarından bahsediyor, İGDAŞ kurulup yönetim kurul başkanlığına da Veysel hocamın getirildiğini, 400 yakın Afyonlu delikanlının iş güç sahibi olduğunu, İstanbul’un hava kirliliğini çözdüklerini büyük bir aşk ve heyecanla anlatıyordu.

Tabiî ki bu arada da İSKİ’nin 5. katındaki  Veysel Hocamızın makamına çıkıyorduk, o zaman Özel Kalemde Lütfi AYDIN vardı, özel kalem odasında 10 -12 kişi sıra bekliyordu. Nevzat arkadaşıma bunlar ne nevzat dediğimde, sen boş ver onları, onlar her gün buradalar dedi.

Sonradan öğrendim ki bekleyenler İSKİ’ye iş yapan armatör, müttehit ve iş adamlarıymış. Hocam işini iyi yapmayanları çağırır, aksamanın neden kaynaklandığını sorar, eğer aksama mütahitten kaynaklanıyorsa basarmış fırçayı.

Elbette ki böyle gergin bir anda gelmek beni ürküttü, lakin Nevzat rahatlatıyordu bizi, özel kalemle tanıştık, 2 veye 3 dakika bekledik, o kadar bekleyenin arasında  Özel kalem müdürü Lütfi bey kim geldi diyelim diye nevzata sordu.

Ben Nevzat’ın cevap vermesini beklemeden atıldım,  Şuhut tan Abdıların Uzun hasanın oğlu mehmet gelmiş deyin dedim.

Özel kalem müdürü bu iki üç dakikada makama girip, çıktı ve hocam sizi bekliyor dedi.

Salondakiler ilginç ve meraklı gözlerle bize bakıyor ve sanki bunlarda kim der gibi sorguluyorlardı.

Makama girdiğimde ihtişamlı ve geniş bir odaydı, hocam ayağa kalkmış, hoş geldin mehmet diye beni kocaklamaya kalktığında tokalaşmak için sağ elinide uzatmıştı, ben elini öpmeye çalıştıkça o geri kaçırıyordu, fakat ısrarlı davranışıma daha fazla engel olmadı ve elini öptürdü, Sarı cemil ve zeliha hanım merakla bize bakıyordu, oturduk.

Hocam  sevecen ses tonuyla hoş geldiniz, şuhutta ne var ne yok diye ilk sorusunda Şuhut a özlemini ve savdasını gösterdi.

Dilimizin döndüğü kadar konuşmaya çalıştım, heyacanlı ve sesim titriyordu, çünkü sevdiğim, gurur duyduğum, ve İstanbul’da destan yazan Veysel hocamla sohbet ediyorduk.

Dışarıda bekleyenler ve memleket meseleleri aklıma gelince ziyaretin kısa olanı makbuldür hocam bize müsaade bir emriniz varmı dedim.

Hocam ne için geldiğimizi yapılacak bir şey olup olmadığını sorduğunda sağlığına duacıyız hocam dedik ve tekrar elini öperek makamdan ayrıldık.

İstanbulda efsane yazdığı dönemlerde, herkesin günlerce rendevu talep ettiği Veysel hocam bizi hiç bekletmemişti.

Zafer kazanmış bir komutan edasındaydım

Çünkü cemil usta bana olan inancını yitiriyordu, hoş bende inancımı yitirmiştim, makine alamamıştık ama itibarımız bin beşyüzdü.

Arabaya bindiğimizde otele giderken cemil usta susmuyordu.

Mehmet senin burada böyle bir hemşerin var ve rahatlıkla ulaşabilirken neden günlerdir bize eziyet ettin. Neden söylemedin makine alamadığımızı, neden kalacak yerimiz olmadığını söylemedin diye beni sorguluyordu.

Lakin gözleri ışıl ışıl, ve inancı yerine gelmişti,

 Allahın hikmeti biz hocama derdimizi anlatmadık amma hayır duasını almıştık.

 işimiz o dakikadan itibaren rast gitmeye başladı.

Ertesi gün gittiğimiz kağıt deposunun sahibi, Bolvadinli çıktı.

9 gündür alamadığımız makineleri 1 günde almış ve yüklemiştik.

Veysel hocam bize para pul vermemişti ama hocamı ziyaret etmenin bize aşıladığı o özgüvenle biz baya bir yol kat etmiştik.

Allah senden razı olsun hocam, seninle alakalı anılarımı ve eserlerini paylaşmaya devam edeceğim siz Şuhut’un yetiştirdiği nadir değerlerden birisiniz. İnşallah Şuhut ve Şuhutlularda sizin kıymetinizi bileceklerdir.

Bizim bu kısa hikayemiz umarım her vatandaşımıza örnek teşkil edecektir. Sayın hocam Prof.Dr Veysel EROĞLU var olduğu müddetce bu makam ve mekilerin kapıları bizlere açık olacak ve hizmetler akacaktır.

Hoş cakalın Dost cakalın..

 

Not :  Gelecek yazı dizimizde:  imkansızlık yüzünden okula gidemeyen babanın eğitim özlemi ve Veysel Ereğlu’nun başarısı.

 

 







 
Son Eklenen Haberler